Dündar TAŞER

Bazı isimler vardır; onları anlatmaya nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Çünkü bir doğum tarihiyle başlayıp bir ölüm tarihiyle bitiremezsiniz. Araya sığmayan bir karakter, bir sadakat, bir tavır vardır. Dündar Taşer de böyle bir isimdi. Onu yalnızca asker ya da siyasetçi diye anmak, meselenin özünü ıskalamaktır. O, daha çok bir duruştu.

‎1925 yılında dünyaya geldiğinde Cumhuriyet henüz gençti. Devlet kendini kuruyor, toplum kimliğini yeniden inşa etmeye çalışıyordu. Taşer’in zihninde ise Türk tarihi kopuk parçalardan oluşan bir hikâye değildi. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e uzanan tek bir süreklilik vardı. Devlet dediği şey de bu sürekliliğin adından başka bir şey değildi. Onun için mesele, geçmişi romantize etmek değil; o büyük yürüyüşün ciddiyetini kavramaktı.

‎27 Mayıs’ın o keskin sabahında kendini hadiselerin tam kalbinde bulduğunda, derdi ikbal ya da koltuk değildi. “Ondörtler”den biri olarak sürgüne, Fas’ın kavurucu rüzgârlarına savrulduğunda bile zihni hep o “ebed-müddet” dediği devletin bekasındaydı. Sürgün, onun için bir duraklama değil, bir arınma devresi oldu. O gurbet yıllarında, milliyetçiliğin sadece hamasetle, yüksek perdeden nutuklarla yürütülemeyeceğini; asıl meselenin bir “devlet aklı” inşa etmek olduğunu kavradı. Nitekim büyük mütefekkir Cemil Meriç onun fikir dünyasını işaret ederek, “Bu mütelâtim ummanın heybetli medd-ü cezirlerini merak edenler Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi’ni okusunlar.” demişti. Bu söz, bir dost takdiri olmanın ötesinde, bir entelektüel teslimiyetti.

‎Türkiye’ye döndüğünde kaderini, yol arkadaşlığı yaptığı Başbuğ Alparslan Türkeş ile birleştirdi. Bu ilişki basit bir siyasi ortaklık değildi. İki büyük Türk’ün aynı ülküde birleşmesiydi. Başbuğ daha görünür, daha gür bir liderdi; Taşer ise daha sakin, daha derin bir stratejist. Liderlik hırsı taşımadı. “İkinci adam” olmayı küçülmek saymadı. Aksine, sadakatin vakarını taşıdı. Onun için sadakat, şahsa bağlılık değil; ortak bir ideale bağlılıktı.

1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) saflarında yer aldığında partinin fikrî çerçevesinin şekillenmesinde ciddi rol oynadı. Sonrasında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alacak hareketin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir mektep olması gerektiğini savundu. Ona göre mesele seçim kazanmak değil, karakter yetiştirmekti. “Hiçbir kanun, hiçbir nizam ve hiçbir kişi milletten üstün olamaz.” derken, devleti kutsarken milleti merkeze koymayı ihmal etmiyordu. Bu dengeyi kurmak kolay değildi; o ise bunu bir disiplin meselesi olarak görüyordu.
‎Gençlere en çok üzerinde durduğu şey töreydi. Çünkü töreyi, sadece gelenek değil; ahlaki omurga olarak görürdü. Devlet aklından söz ederken romantik değil, gerçekçiydi. Toplumun “ilerici-gerici” gibi sığ kavgalara sıkışmasını eleştirir, asıl meselenin köksüzlük olduğunu söylerdi. Ona göre kökü olmayan fikir, ilk rüzgârda savrulurdu.

13 Haziran 1972’de bir trafik kazasıyla aramızdan ayrıldığında henüz 47 yaşındaydı. Ömrü kısa oldu ama etkisi uzun sürdü. Ardından yazılanlar, onun yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bir “ağabey” olarak hatırlandığını gösterdi. Dilaver Cebeci sagusunda ona “Türkmen Ağam” diye seslenirken aslında bir neslin duygusunu dile getiriyordu.
‎Cenazesinde konuşan Alparslan Türkeş, “Aziz ülküdaşım Taşer…” diye başlayan veda sözleriyle, sadece bir dava arkadaşını değil, yarım kalmış bir cümleyi toprağa verdiğini hissettirmişti.

‎Bugün Dündar Taşer’i anarken geriye şunu görüyoruz: Heyecanı akılla dengeleyen, sadakati şahsiyetsizliğe düşürmeyen, disiplini sertliğe dönüştürmeyen bir milliyetçilik anlayışı. Onun mirası belki de tam burada duruyor. Gürültülü değil; ama derin. Kısa bir hayatın içine sığmış uzun bir iz…